Hangi zaman diliminde yaşarsam yaşayım, dönüp dolaşım kendime dönüyorum. Oynadığım en büyük oyunlar bile günün sonunda itabarını yitiriyor yahut itibarsızlaştırılıyor. Hiç unutmam bir gün boyunca bir papatyayı oynamıştım, ne yorucu bir roldü. Çocukluğumun eski odalarındaki naftalin kokusu gibi kırgın, deniz aşırı ülkelerden gelen gemilerin çığlıkları kadar görkemli, bir kedinin gözlerinde gördüğüm ıssız bir gece kadar derin, bir kitap gibi büyüleyici, toprağın yağmurla sevişmesi gibi diri, ansızın gelen gitme fikri gibi belirsiz. Bir papatya için modern dünyada olmayan bir şeydi bu, nerde nasıl olduğundan ziyade bir olma haliydi. Anlamların ve ifadelerin ne denli çok olduğu bir çevrede bir çiçeğin esrarengiz hikayesini kimse dinlemezdi, bu böyledi hep ve böyle devam edicek. Realist olmak ne kadar gerekliyse biraz da hayalperestliğe ihtiyaçımız var aslında. Toplumun köklerine inmek istemiyorum ya da onların kendi alanlarının nasıl çakıştığı hakkında yorumlar da yapmak istemiyorum bu yazıda. Bir taahütüm yok kimseye karşı, kaç yaşındaysam o yaştayım, ne düşünüyorsam ordayım. Var olmanın sınırları yok, nasıl bir düşüncenin sonu yoksa bu da böyle bir şey. Sadece sürekli kendini yineleyen, bir meledrom gibi kulağında hissettiğinde, evet bu oydu işte dediğin andı papatya oluşun.

Yorum bırakın