Dun gece, bir bakışın ağırlığında kutsallandım. Anladım ki; her şey olanca uzak ve olanca mevcut. Silinişlerim de uğradığım bir yer, ne adım ne de yüzüm, orada durduğum anda bir şüphe gibi belirdim mevcudiyetinde. Galiba bakmaktı tüm bir günahın altında görünüşünü tanrıçalara benzetmek ve akışın sonsuzluğunda belleğimde uçurum gölgelerine adını ezberletmek. Adın ki, suya ezber, silinir sonsuzluğunda hiçliğin, silinir karanfillerin öpüşlerinde. İçini taşıyorum ben bu görmenin, her nesnenin kırılışında ufalanırken, doğumların renk katıyor susmalarıma. Oysaki ne bir kapı ne bir pencere, buralar hep hiçliğin salkımları, kenarları yoktu bu sessizliğin, içinde kırıldıkça adi olan insanların yokluğu, okunmamış şiirlerin ağıtları ve yok, senin olmadığın bir yaratılış. Altın bir nehre karışan günahın, ağır ağır akarak kanımda topladığı bir mevsimdi senin doğumun. Hiç sormadım, kim bu? Gülümseyen anlarında gördüm, lekelenmeye hazır bir yalnızlığın neye benzediğini ve tamamlanacak bir cümlenin asaletinin endişeli çığlıklarını. Belki bu çığlıklar benim, keşfetmenin en derin sınırlarında var olmuş birini anlatmanın heyecanı. Gözlerimde sureti unutulmuş kelimelerinin sessizliğine boyun eğerken, nedensizce tüm birikimi harcıyorum ve bu yeteneğin bir parçası olarak ilişiyorum kenarlarına. Bir müziğin eşsiz melodramı gibi mücadele etmenin görkemli anlarını, yokluğunla sadeleştiriyorum. Herhalde böyle bir şey sevmek, cevabi olmayan soruları, bedenlerin sürekli doğan arzularına karşı çocuksu bir heyecanla, kazanmadan veya kaybetmeden mücadele etme çılgınlığı.
Birinin peşindeyim ben, belki hiç kimse belki sessizliğin doğurduğu, biçimli ve çocuksu biri. Cüretkarlığımı tanrıları kıskandıran tuttukça kanayan ellerinden yahut dört yaprak teker teker düştüğünde, solgunluğun kararlı ifadesini, bir burkulma haliyle eksenlerine kazırken alıyorum. Uzayın yalın soğukluğunda bir ifadeye ait olmuş gerçek bir şeyin, bana dokunduğu o an. Bu senin karanlığın belki ve ağrıyan bir şey var bunda, ten gibi değil, apansız beliren yara değil, susmaların kopup düşen sancıları değil, değil moru sessiz yitmelerin, hani insan yanılırda düşer ya, öyle de değil… Bir şey var, bakmak kadar, silinmek kadar, doğum kadar eksik. Farkındayım, sen benim en büyük kederimsin, bu ağrı oralardan geliyor, ıssızlığı talan edilmiş olan bir çocuğun mor sokaklarından.
İste benim bu; unutkanlığımın satir aralarında ki en özverili çığlıklarısın.