Arzu ettiğimiz şeylerin mutlak sınırların içeresinde belli bir olguya sahip olması ve gerektiği gibi ihtiyaç doğurganlığını karşılaması şart değil, o şeyin arzulanır hale gelmesinde ufak bir çelişkinin ruha karşı gelmesi bile yeterlidir çoğu zaman. Bu şunu gösterir, ruh her zaman zihnin gerçekliğini, kendi nedenselliğine bağlamak zorunda değildir, çünkü arzular daha ilkel ve saf bir şeyin içinde kendi nedensel bağlarını yaratabilir. Bu sınıfsal bir bilginin, türler arasında ki aktarıma sahip olmasından kaynaklı gibi görünsede, aslında mevcut tekil şeylerin , yani kaynağı zihnin ötesinde tabiatın yasalarına bağlı olan, kendi önermelerini kendi içinde öğütebilen , kararlı ve kararsız kendi yasalarını savunan bir mekanizmadır. Bu tekillik bize bilinçli bir karmaşa yaratabilecek kadar sonuçsaldır. Örneğin , yapay bir fenomenin bir düzlem içerisinde cezbedici hale gelmesi , farklı düzlemlerde aynı sonuçları yaratmayacağı gibi, bu doğrultu da zihin kendi içinde kendi kaynağını bu tekillikten beslerken aynı süreç içerisinde bu mekanizma bu tekilliği farklı bir nedenselliğe dönüştürebilir. O yüzden sahip olduğumuz arzular , sınıfsal bir aktarımla değil daha çok tabiatın kendi mekanizmasının oluşturduğu yasaların bir ürünüdür. Ben buna stratejik bir besleme diyorum, yani varlığa kendi nedenselliğini yaratabilecek kadar doğurgan olduğuna inandırıp, sonra en ufak bir çelişkide bu şeyin etkilerinin daha yüce bir şeye bağlı olduğuna inandırmak gibi. Bu döngü içerisinde , zihin hiçbir zaman kendini mutlak olarak göremeyecek kadar otoriter olamayacakken ruh da aynı ölçüde bu tekilliği hiç bir zaman kavrayamayıp kendini tanrı ilan edemeyecektir. Bu sayede, zihin gerçekliğin üstünlüğünü korurken, ruh tekilliğin kendi nedenselliği ile , varlığı sürekli evrime maruz bırakacaktır.