Diyaloglar 1

-Ne zaman bir ifadeyi söylemek zorlaşsa o anda tümüyle devrik düşüyorum, yarım kalıyorum. İfade etmek istiyorum bağırmak geliyor içimden, yerin göğün sessizliği inliyor damarlarımda, heyecanla karışık tükenmeyen bir tedirginlik hali alıyor, tüm bu süreçi. Düşünceler bulanıyor, doğru olanın yahut bildiğim tüm gerçeklik koca bir yanılsamaya dönüyor. Zamanla buğulu bir devinim eyleminin içinde el yordamıyla ulaşmaya çalışıyorum ona. Nereye kadar peki, neden bunca şey bir anda bu kadar yoğun ve histerik geçiyor? Tüm bu süreçin kontrolü gerçekten ben de mi? Niçin ifade edilmesi zor şeylerin bir anlamı yok? Her ifade neden bir den fazla anlama geliyor? Uygun olan tek bir rolü seçmek için nerden başlamam gerek? Yoksa her şey önemini korumadan yitip giderken oturup izlemem mi gerekiyor?

– Bunca soruya tek bir cevapla yanıt vermek yahut onları doğru olduğunu ispatlamaya çalışmak, bir başlangıcın olmadığı kadar imkansızdır. Her düşüncenin ölçüt aldığı ve oluştuğu bir nokta vardır, onları imkansız kılan şey ölçüt aldığın noktaların yeterliliğidir. Eğer bir soruyu çözemiyorsan onu bilmediğin anlamına gelmez bu, sadece onu ifade etmek için yetersizsindir. Doğumundan belli bir süre içinde her bilgi bir bilinç kazanır. Yer kaplayan ve bir momenti olan bir şeye dönüşür. Şeyden kastım, tutulan ya da görülebilen bir noktadan ziyade ona verdiğin bilinç kadar yaşayabilen hareketsiz noktalar kümesi. Sen varolduğun andan itibaren onlar, sen farkında olmadan oluşuyorlar. Senin çözümleme, analiz etme, ifade edebilme ya da kısaca -ebilme eylemlerin kontrol edildiği yer. Peki sonrasında ne oluyor, bir ana kadar yaşamaya devam ediyorsun, mikro saniyeler belki öyle bir an geliyor ki o ana kadar yaşadığın tüm her şey, senin olan ya da olmayan tüm fikirler sanki bir makasla ortadan ikiye ayrılmış gibi bölünüyor. Tüm bunlara sebep olan o şey, oluşan o hareketsiz noktalar kümesine yeni bir şeyin girme eylemi. Farklı olan bu fikrin onlara karışması için geçmesi gereken süre, işte bu hiçliğin başlangıçı ve son olanın bitişidir.

Kılgı

Hangi zaman diliminde yaşarsam yaşayım, dönüp dolaşım kendime dönüyorum. Oynadığım en büyük oyunlar bile günün sonunda itabarını yitiriyor yahut itibarsızlaştırılıyor. Hiç unutmam bir gün boyunca bir papatyayı oynamıştım, ne yorucu bir roldü. Çocukluğumun eski odalarındaki naftalin kokusu gibi kırgın, deniz aşırı ülkelerden gelen gemilerin çığlıkları kadar görkemli, bir kedinin gözlerinde gördüğüm ıssız bir gece kadar derin, bir kitap gibi büyüleyici, toprağın yağmurla sevişmesi gibi diri, ansızın gelen gitme fikri gibi belirsiz. Bir papatya için modern dünyada olmayan bir şeydi bu, nerde nasıl olduğundan ziyade bir olma haliydi. Anlamların ve ifadelerin ne denli çok olduğu bir çevrede bir çiçeğin esrarengiz hikayesini kimse dinlemezdi, bu böyledi hep ve böyle devam edicek. Realist olmak ne kadar gerekliyse biraz da hayalperestliğe ihtiyaçımız var aslında. Toplumun köklerine inmek istemiyorum ya da onların kendi alanlarının nasıl çakıştığı hakkında yorumlar da yapmak istemiyorum bu yazıda. Bir taahütüm yok kimseye karşı, kaç yaşındaysam o yaştayım, ne düşünüyorsam ordayım. Var olmanın sınırları yok, nasıl bir düşüncenin sonu yoksa bu da böyle bir şey. Sadece sürekli kendini yineleyen, bir meledrom gibi kulağında hissettiğinde, evet bu oydu işte dediğin andı papatya oluşun.

Varlık Sorunları 1

Yıllarca normal olanı düşündüm, bir tohumun yavaşça filizlenip çiçek açması gibi ya da mevsimlerinin sırasını şaşırmadan olağan bir şekilde ısrarla devam etmesi gibi, bildiğim tüm normal olan şeyleri düşünüp durdum. Neydi normal olan, olağan bir akışı olan ve zamanla ondan sapmadan düzenli bir şekilde devam eden şeyler değil miydi, herhalde şeftali tohumundan kiraz çıkmasını kimse beklemez ya da yaz ayında kar yağmasını. Belki de aramızda bazıları bekliyordur, bir pusuya yatmış normal olanın düzensizleşmesini bekliyordur. Emin olun bunu isteyerek yapmıyor çünkü onun da haklı sebepleri var, kendini temize çekmek için. Neden mi, çok fazla ayırıyoruz, onu bunu şunu demeden hepsini ayırıyoruz. Nerde eksik bir şey görsek, önce biraz şaşırıp sonra onu da bir köşeye koyuyoruz, biraz eğleniyoruz sonra sıkılıp atıyoruz. Peki bunca şey normal mi, öncesinde insan nedir diye sormak istiyorum, çok fazla sorulan her sorulduğunda hep bir öncekinden farklı yanıtlar aldığın bu soruyu tekrardan soruyorum. Eğer aklından bununla ilgili bir tanım geçiyorsa, dur, lütfen düşünme, sıfat olarak gelişmiş bir canlıyı tanımlayan bir kelimeden başka bir şey değil, çünkü düzenli değil, olağan değil, tutarlı değil,  benzer değil, aykırı değil, öğrendiğin hiç bir kelime değil, bu organizmayı tanımlamak için. Peki soruyorum size, nasıl bir normal olan tanımın altında toplayabiliyorsunuz bizi, eğer duyguları en uçlarda yaşıyorsam ben bipolar değilim sadece canlıyım, eğer yalnızlığı seviyorsam ben asosyal değilim sadece canlıyım, eğer hemcinsimden hoşlanıyorsam eşcinsel değilim sadece bir canlıyım, fazla düşünüp daha verimli şeyler yapmak istiyorsam ben entelektüel değilim sadece ve sadece canlıyım. Bizler sadece birer canlıyız. Daha gelişmiş bir bilinçe sahip olman seni üstün yapmaz, seni daha ahmak yapar ve sen de daha iyi bir ahmak olmak için mücadele edersin. Ayırmaya başlarsın ilk yaptığın gibi, doğumundan ölümüne kadar ayırmaya başlarsın. Sıkılmadan, yılmadan, sürekli ayırırsın. Bu normal, bu değil, şöyle böyle… Kimse hiçbir şeyin ölçütünü belirleyemez, hele ki biz ahmaklar için bu fazlasıyla ahmakça. Sen yaşayan bir canlısın, bilmediğin bir normalin tanımını, yaşayan ve bir bilinci olan canlıya karşı asla kullanma…

Bulantı 2

İşin doğasında kaçış yoktur. Tüm planların ve cesaretin yeterli olmaz. Onunla er yada geç yüzleşmek zorundasın.

Var olmak, adil olmayan seçeneklere rağmen hayatta kalmaktır.

Bulantı

Bir şeye uzun uzun bakınca doğası bozuluyor, ya kendi ruhunu ona aktarmaya çalışıyorsun ya da ona bürünüyorsun. Kısa tutun bakışlarınızı ya da hiç denemeyin.

Korku

Yarım kalmış bir hikaye yoktur, yarım bırakılmış yaşam vardır. Emektar bir çizginin aynı doğru üzerinde bir cisme çarpmasıyla oluşan sanrıya da bizler yarım kalmış deriz, halbuki sadece hareketli bir nokta ve hareketsiz bir noktanın çarpışmasıdır bu, yarım kalan sadece düşüncenin ilerlemekten korkmasıdır.

Aykırı

– İnsan öldüğünde her şeyin bittiğine mi inanırsın, pek ala öyle gözükmüyor. Bu hayransı gözlemleriniz, bambaşka bir şey bu, bu yaşadığın şey yıllardır deneyimlediğin bir durum, bir anlık duygu patlaması değil, başka bir şey ve içinizde büyüttüğünüz bu dünyayı kötü bir alışkanlık haline getirmişsiniz, yasaklamalar üst üste binince azdırmış bu alışkanlığınızı.

– Şöyle açıklayayım, yaşadığımız şeyler bir deneyim halinden çıktıktan sonra devinim haline giriyor. Pek ala bu durum bir noktadan sonra durma dediğimiz şeyin başlangıçı oluyor. Öyle ki, devasa bir boşluk düşün ve etrafında o ağır baskıya kimsenin dayanamadığını, bu boşluğun benim olmaktan çıktığını ve bu şeyin benle aramızdaki her şeyin içine yavaş yavaş nüfuz ettiğini. Kimsenin yaklaşmak için adım dahil atamadığı, yörüngesiz, adeta uzayda savrulan bir taşın bir anda üzerine düşmesi gibi. Savunmasız, korunaksız bir durum. Bunları kötü bir alışkanlık olarak ele almak ne kadar doğrudur bilemem ama bu alışkanlığımı zincirleme devam ettirecek tek bir kuşku yeter. Bir tanesi bile, içimde gizli kalmış bu itilişe sebep olabilir. Ne tuhaf dimi, söylenmiş sözleri, bir duraksama anı gibi karşılıklı savaştırabilsekte, içimizdeki duyguyu anımsayamıyoruz. Onlara isimler takamıyoruz, beceremiyoruz. Aslında biz ikimiz anlaşamadığımız için değil, sadece bu anlara eşlik eden ve içimizde parıldayan o hisleri dökemediğimizden bu kadar beceriksiz ve durağanız. Bunca karma karışık kelimelerle benim sana anlatmamı yahut hangi mananın ne kadar değerli olduğunu söylememi istiyorsun, ama dedim ya beceriksiz olan bizler değiliz sadece yeteneğimiz bu. Hem oldu da, bir serzeniş anında döktüm her şeyi dikkatle peki sonra, tam anlamıyla ne kadar ilerleyebiliriz ki. Evet şimdi bu adam yine ne saçmalıyor tavrı takındığını burdan görebiliyorum. Beni anlamadığını, bunun için çabalasanda aslında hep ordan bana bakan iki çift göz olarak kaldığını görebiliyorum. Üzerine giydiğin gömleklerin seni ne kadar boğduğunu ve onun içinde cebelleştiğini, bir sonraki cümleni kafanda hazırlarken ki o şaşalı tavrı takınmanı hissedebiliyorum. çünkü biliyorum, sana öğretilenler, yaşamış olduğun tüm deneyimler, koca koca okuduğun kitaplar, içerde bir yerde seni gizli kalmış büyük adam rolüne zorluyor. Bunu ne kadar mütevazi tavrınla örtsende, aslında bu senin gerçeğin. Hepimizin gerçeği, öğrendiğin her şeyi şu anda tam burada üzerime kusmak istediğini bilmediğimimi zannediyorsun, biliyorum ve evet işte bu sensin, ne kadar soyutlamış gibi dursanda aslında bir şekilde burda olmak istiyorsun. Evet, ben de burdayım diye bağırmak istiyorsun. O üzerinde oturduğun koltukta bir desen olmaktan ziyade yaşam bulmak istiyorsun. Şu an bunları, duyumsuyorum. Bak hatta sana söylerken bunları uygun kelimeler seçerken yorulmuyorum. çünkü ben de gizli bir büyük adam rolü oynuyorum şu anda belki de. Gizli gizli yanına sokulup, seni bu boşluğa çekmeye çalışıyorum belki ve şüphe duyuyorsun farkındayım ve ilk kuşkundan, şu an da hissettiğin gibi hepsinin bir amaçı var, seni bildiğin yoldan saptırmak. Bildiğin tüm manalardaki özgürlük kelimesini kaldırıp, yerine sahip olduğun saptırılmamış bir ¨sen¨ koymak. Bedenin dağılıp gittiğinde, bunun sana verilen en büyük ödül olduğunu bilecek kadar bilinçli olmak. Çünkü eksik ve tamamlanmamış tüm ideolojiler, tüm düşünceler, inançlar ve tüm benliğin seni bilmek istemediğin bir yere sürüklüyor, kuşkuların aslında seni memnun etmek için kafanda planlandığın bir olguya dönüşüyor. Ne arzuladığını unutmak üzeresin, 1 saniye sonra biraz daha bedenen yaşlanmış olarak oturcaksın karşımda ve hala bir şeylerin eksikliğini hissedebiliceğin 1 saniyen artık olmayacak. Bu yüzden aykırı olmak zorundasın, sistematik bir düşünce sistemine ayak uydurma, içinden geliyorsa yeni kelimeler üret. Evinin bodrumana güneş almıyor diye pencere yapmaktan çekinme, sen sıkışırsan, her şey düğümlenir.

Mutluluk Kazası

– Bir akşam dönencesinden açıyorum perdeyi, az önce bir yıldızın düşmüşlüğüne şahit oldum, sen hala tutunmaktan mı bahsediyorsun, saçmalama. Yok öyle bir şey. 

– Zaten anca bu kadar kötü bir girişte size yakışırdı,

-İyi olanı, güzel olanı, az cümleleri, bir tasvirin içinde yatan güzel bir düşü, eğer bunlardan bahsediyorsan, çiçek böcekle daha çok vakit geçir. Yakışmıyor bunlar sana.

-Bize yakışan ne?

-Evet. Evet. güzel bir soru, biraz daha zorlarsan bütün gecemi senin için mahvedebilirim. bu arada, zencefilli çay ister misin, baş dönmesine iyi gelir. Belli bir noktadan sonrasını hissetmeyebilirsin çünkü. Sabit durmuyoruz, sürekli bir hareket içindeyiz farkındamısın, şuna bir bakar mısın, kolumun eksenler üzerinde bıraktığı çizgilere, nasıl bir melodram sence bunlar. Boşluğun içindeki bir yanılsamayı andırmıyor mu sence. Özellikle düşünceler, onları zapt etmek mümkün mü, en kocaman yanılsamalarımız onlar bizim. Doğumdan itibaren budak budak yeşillenen, içlerine kocaman şehirleri hatta bir evreni sığdıra bildiğimiz, ne kadar kelime biliyorsan o kadar yaşadığın bir düzeni, her gün taşımak. Bunun gerçekliğinin farkındamısın. İçindeki sınırların civamsı yoğunluğunun katmerliğini hissedebiliyor musun? Üst üste binmiş gibi, soluk borunun üzerindeki o muazzam baskıyı peki, nefes alışverişlerinin tüm vücudunu rüzgarın renklerine boğduğu anları. Bunca şeyi, bunca çok şeyi neden hiç yaşadığını düşündün mü, neyi anlatıyor bize. Bir notanın içinden, bir fırça darbesine, sürekli kendini bölen bir sayıyı, nerdeysem orası gibi kokan toprak, bir tohumun özverili ilerleyişi, denizin sinirli öfkeli çığlıkları, sürekli sürekli bunlar neyi anlatıyor ve neden hepsi üzerimde. Hangi kelimeyi bilsem biraz daha küskünüm, daha uzaktayım ve artık sondayım, en sonun içinde bir yerde, bir şey buldum.  Biraz daha, biraz daha kasvetli, dipsiz bucaksız bir şeyin içinde herkesten uzakta, bir köşede, hani hep o hayali kurduğum bir şey var ya, ölüm. İşte bir mutluluk kazası o, mutluluk kazası. Bize yakışan en güzel şey.

Boş olmayan biblolar

İçi olmayan bir şeye boş diyebiliriz miyiz, düşündü, etrafına baktı, odaya, sehpaya, üzerindeki tozlara baktı, kırılına kadar baktı ve şöyle dedi, eğer bir fikir o an da ona yapışıyorsa artık o şeyin bir hacmi vardır, o saatten sonra kimse onun orda olmadığını yadsıyamaz.

Pasif Eylem

İhtiyaçın olduğu kadar tamamlanırsın, nerde olduğuna ihtiyaçın olduğunda karar verirsin, tüm bu meseleler onların sana verdiği haz değildir sadece bir takım gereklilik gibidir. Susadığın için su içmezsin, seni yaşattığı için içersin. Altında daha derin bir anlam varsa eğer fikir senin olmaktan çıkar çoğu zaman, sadece ona eşlik eden bilinçlerden ibaret oluruz