Aykırı düşler vakti
Örtünmüş kıyafetlerin
Cılız avuçlarınla
Dalgınlığın turunculuğu, düşkün bilmezliğine
İncecik karnın aykırı bir kabuk gibi
Uzunca vücudunun yassılığında,
Boşluğunda gözlerin
Hançer ağzı ıssız düzlüklerin
Köreldikçe kenarları yasamın
Kapıların ki meşru bir zorlama,
Yitimin izlerini gizler dudakların
Dikenli tellerin kıyısız boyunlarında,
İğne ucundan geçmiş bir garip bu
Aldanmış bir yaprak gibi
Kirpiklerime boca edilmiş bir çocukluk
Ve ağaran kilitlerimde sen
Yok ki ölümlerinin isimleri
Sığınayım uçurumlarına.
Haziran
Kanı kırmızı narlar
Elleri
Kölesi zamanın mefhumunda
Nefretin hicvi düşmüş gölgelerine
Savrulmuş bir kor
Öfken ormanlara gebe
Biraz da kaktüsleri tut
Ağrında diner belki gözlerin
Zihni aynası körlüğün de
Savrulmuş bir kuş
Düşlemez asla uçuşu
Esaretin bu senin
Doğurgan yönün,
Korkuların
Zincirlerime gebe
Soyun biraz da kendin için
Haziranda diner belki kalbin.
Mor V…
Solgun yüz,
Adını hatırlarsa bir çocuk,
Bilsinler topladığımız morları Rosiers’te
Tadında, aforoz edilmiş şarapları.
En çok bunu sevdin sen
Gizliliğin muammasını…
Bu senin kadar eksik mor,
Sende bilme,
Bırak incinip gitsin çocuk.
Mor IV
Solgun yüz,
Şu kumarbaz ki aynasıdır yitmelerinin
Kusurunun kutsallığında hatırlarım
Batan kaburgalarının derinlerini
Halbuki sahibi yoktu omuzlarının
O hazzın körlüğüne idrakim.
Mor III
Solgun yüz,
Gözlerim bir mezarlık
Kırmızı karanfiller ölüyor içinde
Hangi çiçek solacağını bilir
Dalında kırgın
Sızlamış bir kuşun sesi.
Mor Ⅱ
Solgun yüz,
Dünün sürgünleri belleğim
Soluk soluğa indim adının yokuşlarından
Bilseydi fotoğraflar eğer ağrıyacağını
Vazgeçer miydi sonsuzdan…
Mor Ⅰ
Solgun yüz
Gözlerim sadece bir kazaydı
Sana bakmak için.
Düşkünlüğüm ki
Hasadıydı tanrıların.
Bakış
Dun gece, bir bakışın ağırlığında kutsallandım. Anladım ki; her şey olanca uzak ve olanca mevcut. Silinişlerim de uğradığım bir yer, ne adım ne de yüzüm, orada durduğum anda bir şüphe gibi belirdim mevcudiyetinde. Galiba bakmaktı tüm bir günahın altında görünüşünü tanrıçalara benzetmek ve akışın sonsuzluğunda belleğimde uçurum gölgelerine adını ezberletmek. Adın ki, suya ezber, silinir sonsuzluğunda hiçliğin, silinir karanfillerin öpüşlerinde. İçini taşıyorum ben bu görmenin, her nesnenin kırılışında ufalanırken, doğumların renk katıyor susmalarıma. Oysaki ne bir kapı ne bir pencere, buralar hep hiçliğin salkımları, kenarları yoktu bu sessizliğin, içinde kırıldıkça adi olan insanların yokluğu, okunmamış şiirlerin ağıtları ve yok, senin olmadığın bir yaratılış. Altın bir nehre karışan günahın, ağır ağır akarak kanımda topladığı bir mevsimdi senin doğumun. Hiç sormadım, kim bu? Gülümseyen anlarında gördüm, lekelenmeye hazır bir yalnızlığın neye benzediğini ve tamamlanacak bir cümlenin asaletinin endişeli çığlıklarını. Belki bu çığlıklar benim, keşfetmenin en derin sınırlarında var olmuş birini anlatmanın heyecanı. Gözlerimde sureti unutulmuş kelimelerinin sessizliğine boyun eğerken, nedensizce tüm birikimi harcıyorum ve bu yeteneğin bir parçası olarak ilişiyorum kenarlarına. Bir müziğin eşsiz melodramı gibi mücadele etmenin görkemli anlarını, yokluğunla sadeleştiriyorum. Herhalde böyle bir şey sevmek, cevabi olmayan soruları, bedenlerin sürekli doğan arzularına karşı çocuksu bir heyecanla, kazanmadan veya kaybetmeden mücadele etme çılgınlığı.
Birinin peşindeyim ben, belki hiç kimse belki sessizliğin doğurduğu, biçimli ve çocuksu biri. Cüretkarlığımı tanrıları kıskandıran tuttukça kanayan ellerinden yahut dört yaprak teker teker düştüğünde, solgunluğun kararlı ifadesini, bir burkulma haliyle eksenlerine kazırken alıyorum. Uzayın yalın soğukluğunda bir ifadeye ait olmuş gerçek bir şeyin, bana dokunduğu o an. Bu senin karanlığın belki ve ağrıyan bir şey var bunda, ten gibi değil, apansız beliren yara değil, susmaların kopup düşen sancıları değil, değil moru sessiz yitmelerin, hani insan yanılırda düşer ya, öyle de değil… Bir şey var, bakmak kadar, silinmek kadar, doğum kadar eksik. Farkındayım, sen benim en büyük kederimsin, bu ağrı oralardan geliyor, ıssızlığı talan edilmiş olan bir çocuğun mor sokaklarından.
İste benim bu; unutkanlığımın satir aralarında ki en özverili çığlıklarısın.
Zincir
Aman ne çıplak bir gece
Hesaplamadım boynunu
Say bak tam iki hece
Kim biraz daha martı,
Biraz serce ister
Karnındaki bu çukur etinden öpmek çeker
Biraz olsun huzuru bulabilmek için
Bu gece kirazları anlamış gibi yapalım
Yalancı yorgunlukları
Bir kenara bırakıp
Şu kırmızı şaraba bir şiir ezberletelim
Gel biz bu gece birbirimizin yerine
Yeniden doğalım,
Sonra yine yeniden…
Her harfin dışına ittiği bir kelimesin
Seni yazmak, zincirim benim.
Ve dokunmuyorum sana
Sadece tanrıçaların çıplaklığını senin için çalıyorum
Denizde bir gece
Öpmenin sayısız doğumlarında hissetim nemli bir dudağın gerçekten bir adam doğurabileceğini. Kuşkusuz bir gerçekti, en uzun geceleri bir kadeh şaraba sığdırabildiğim bir gerçek. En derin tutkularımı, pervasız gizli arzularımı ve delilik adi altındaki tüm sanrılarımı, bedenimin en derinliklerine gömmeye çalışırken buldum seni. Kısık bir inilti bıraktık gecenin sessizliğine, romantizmi tekrardan yaratmanın heyecanıyla, bencilliğimize isimler koyduk. Maceramız uzundu, birlikte yaşayabileceğimiz bir dünyanın gerçekliğine taptık seninle, o büyük sevişmelerde. Telaşlı ellerinle saçlarının dağınıklığını düzeltirken keşfettim, bir kadının sevginin anahtarı olabileceğini. Bu şüphesiz bir gerçekti; çünkü gri bir şehrin var olabileceğini bilmiyordum dizlerinde uzanırken, yaralandığım yerlerden, birazdan yokluğun olmadığı şehirler yaratabileceğimi. Çığırından çıkmış bir ayaklanma bu artık ne suskun kadehler ne de öptükçe çoğalan haziranlar senin yokluğunu doldurabilir. Büyük bir tesadüfe yenildim bugün, hangimiz daha cesurdu, bir önemi kalmadı. Ayni otobandaydık ve birbirimizin yanından geçip gittik. Bizim fazlalığımız bu sevgilim. Aklın ve bilincin kırbacından kurtulup kendimizi bu dünyaya bir boşluk olarak arz ettik.
Hüzünlü mavi bir ölüm
Eski bir madeni para yuvarlandı az önce
Yazı tura eşliğinde küçük bir melodram bıraktı
Küçüklüğümün sesi
Gri bir sessizliğin içinde
ölüm incindi.
Namevcut
Ben bir unutuluşum,
Geçmiş ve geleceğin arasında,
Ki cümlelerden geçerek ağrıyorum.
Saydam bir dünya bu benim için,
Bir taş , bir renk, bir delilik gibi,
Hikayem sessizliğinde buruk.
İnce bir ağrı geziyor tam şuramda,
Doğmuş olmanın nesnesinden mahrum,
Bir aralık dikmişler kapıya
Öyle zıt, susar kadehler
Ki bu benim en kötücül halimdir;
Yokluğum, kutsalın kendisidir
La chaîne
oh quelle nuit nue
ton cou qui n’ai pas calculé
cite, exactement un syllabes
qui un peu plus mouette
qui veux un peu plus moineau
désire d’embrasser cet abime dans ta ventre
juste un peu pour trouver la paix
Faisons semblant de comprendre les cerises ce soir
des fausses fatigues,
laissant de coté
ce vin rouge mémorisons un poème
viens, renaîtrons l’un à la place de l’autre ce soir,
puis encore une fois…
tu es un mot que chaque lettre pousse
t’écrire est ma chaîne.
et je ne te touche pas
je vole juste la nudité des déesses pour toi
Ağrı
Nasıl da adaşız şuncacık tabureyle
Hüznün kokusu islenmiş gövdesine
Derindi arzusu cesareti kadar
Kırıklığında örttü ufak tefekligini
Anlamı yoksa varsa titreyen kenarında
Basmıyor oluşu değil olanca yerküreye
Durusundaydı asaleti
Neydi kükreyen sessizliğin öfkesi
Sallantılı krampların kırıklığında tutkusu
Varlığın saplantılı boğuculuğu
Günahın sapkın çekiciliği
Narinliğin zarif şehveti
Neydi, nedensiz bunca yangın
Uzaklığını bilen bir kesiş gibi
Kapanmış tüm benliği
Kimse bilmiyor kenarlarımın zayifligini
Titriyor ayakları onların altında
Bekle…
Bekle çiğlik değil bu,
Birazdan geçer yağmurlar
Yasadığımı hatırlarım sonra
Ki görürsün yitimin seklini
Kırıklığın mahzunluğunu,
Asaletin gururunu,
Şehvetin kıskançlığını,
Görürsün,
Yitmiş bir çocukluğun yırtık izlerini,
Bu koku benim,
Ölmeyi öğrenmiş bir yaşamın kokusu bu,
Biricik yabancılığın ta kendisiyim…
Yasak
Ellerimde başlıyor sessizlik
Adem elmam ve ciğerlerim kıvrımlarında
Takılıyor bir bilinmez haline
Bastan sona,
Sustuğum su anların sonsuzluğuna
Adınla yasaklanıyorum,
Ki o ilk çağırışım değil seni,
Yokluğunda başladım
O kısık iniltinin izine
Ne kadar ağrıyan bir ses
Ölmek şuncacık nefesine.
Adinin bile teni var,
Öyle yorgun ve sessiz
Bir karanfil diz çökmüş yasaklığına
Teninde başlıyor sessizlik,
Gölgeler donuyor evlerine,
Sigaramla ölüyorum bulutları
Parmaklarından göğsüne kadar,
Günahlarına düşüyorum,
Ki ilk düşmem değil,
biliyorsun…
Sanrı
Ciglik gibiydi göğsümde inip kalkan savaşların. Unutulmak veya unutmak, temas edebildiğimiz kadar gerçek olan şeylerin ait olduğu izlerdi. Tüm bu delirmeler yahut savaşlar, bir noktada ayni mağlubiyetin kurbanıydı. Olmayan her şeyin toplandığı bir yer. Bir bardağı göğe kaldırdığında, bulutların çöken efkarını o ana sığdırabildiğini düşünmek kadar ahmakçaydı bazen. Bir öfkeyle, dikilmenin verdiği o güçlü özveri sanki tanrının eli değmiş gibi, kısa bir an gibi yok olup gidecekti. Kahkalarin atıldığı salonlarda dinleyecektik bu unutulmaları, çünkü öyledi. O mavinin belirsizliği bizim yanlışlığımız kadardı. O delilikti, bizi bir ıstıraptan kurtaracak en tatlı sanrı. Bize gerçek diye verdikleri, ağaçların dibinde toplanan yaprakların inleyişleri gibiydi, teker teker düştükleri o anin dışında, rolleri oynanmış, unutulmuş en büyük kabahatti. Sana dokunmak, bir yerde olmak değil, ciglik değil, korku değil, yitmek değil, temas değil, düşkünlük değil, ve değil üstüme düşen maviliğin. Ben öyle bir şeyin içindeyim ki, bana sunduğun bu delilik, beni olmayan bir tarih gibi ait kılıyor. Belki gerçekten yanlıştı, ama yokluğum ve varlığın bunu gerçek kildi. Unuttuğum en heyecanlı delilik, unutulduğum en görkemli tarih. Bir sınıra adıma attık seninle ve yakılan tüm kitaplar cehenneme adak edilirken, senin tenin yeryüzüne kıyafet oldu. o yüzden ,masumluk senin gibi kokuyor.
L’abîme
Dis leur, cette femme était Abîme
t’étais rabattu sur nu comme tous les morts
Du début à la fin de la nuit
Ton absence à du vin roux
Tes yeux qui illuminent une nuit sauvage
J’ai traversé un tel bleu
oh ! pour tout le silence du passé
Aucun mot n’est plus sacré
Depuis les points que je t’ai embrassé
Tous ces balcons sont injustifié ,juste parce que ça te plait
Et personne ne connaît mes cicatrices sauf toi
Une femme,
Dis leur qu’on ne fait pas l’amour
On cueille des oeillets au temps de l’apocalypse
Ses yeux sont d’un bleu si fatigué
Le silence perd à la naissance
Tandis que ta silence est votre meilleure arme
Nedensiz
Su şiir de bilmem kaç kere susulmuştur
Bilmem kimin sessizliği bu
Kırılmak olanca kırmızılarla
Aynası olmayan suskunluklara
Bir of belki ciğerim de
Görünmez bulutlar gibi islenmiş her deliliğime
Bu öyküde benden öte cümle yok
Silinmek ki çizdiğim tüm satırlarda
Ağır ağır fısıldamalarım da
Sis ve pus ile kanıyor şuncacık yüreğim
Uçurumlarımın derinliklerinde.
Teker teker kelimeler düşüyor masama
Adını uyduruyorum onlara
iste ondadim iste böylesi diyorum
Ve karanfillerin ellerimde köreliyor
Ayrı ayrı kabuklarda ağrıyan yerlerini öpüyorum.
Iste ondanım ve nedensiz,
Bu şiir kılıçları kalbimin
Ve bir kent yalnızlığı dediğin gibi.
Gunahkar
Bir kabahat gibi bulunduğun bicimin
Kıskıvrak yakalanmışligin sonsuzluğunda yitmiş,
Ve gördüm o ani, vardi
Sesinde uyuyan bir gece
Camında yağmurun gidişleri
Sokakların, dünyası olmayan çocuklarla dolu
Son gibi unutarak bekleyişlerin
Terk edip gider gibi görünmemiş mahsurluğun
Otel odasında, sigaraların sustuğu gecelerde
Ait olduğun dünyanın izleri, vardı
Ve belki birazdan dinerdi yağmur
Fesleğenler dilemiş bir çocuk görebilirdin camından
Uzun uzun gecelerde
Zamanın yitirilişini hissedebilirdin,
Bir vazoyu düşünebilirdin saatlerce,
Güzel olan tüm o anin dışında,
Sığmayan bir geleceği yokluktan kurtarabilirdin.
Sonra, o güzel elbiseni giyip
Tanıştığımız lobide saati gece 12 yapabilirdik.
Ve unutarak yok olabilirdik,
Sızanca ellerim ve dokunmanın silinmek olduğu zamanlarda
Karnındaki şiir kıvrımlarından
Öpmenin taskinligini yaratmak,
İki asır dudaklarımızın arasından.
Belki de doğmaktı, günahkârlığımın tüm çığlıklarında,
Tekrar tekrar
Birazdan diner yağmur;
Sesin, yağmurun neresinde …
Kadın
Bir ölünün katılığı var yüzünde
Insanlik gibi yaşlı ve yorgun
Çevir aynayı buğuya,
Birazcık ad yeter boşluğuna
Oralar öyle uzak,
Boyle görmeksiz, ki hep hiçliğin salkımları
Yokluğun hükmeden doğmuş biraz
Oysa kenarları yok bu sessizliğin.
Oluşun gölgesinde bir izdüşümü
Işığın bittiği yerde başlıyor kizil ve dudakların
kıyısı, köşesi
Her bilinçin görünüşünden kırılış kalmış biraz
Oralar öyle suskun
Sonsuzluk silinmektedir yitimin yerine…
2. kat
Düşmemiş her meleğin günahına aitsin
Incinmisliginden alıyorsun faniligini
Her ciglik gibi bagiriyorum ben de
Adima yazilmis mezarlara
Diyorum ki , bir yaprak dusse
Karanfil sanacak kanayan ellerini
Bir seyin sessizliği bu sevgilim
Bir şey öpse seni
Gunah sanacak kirilmis kanatlarını
Dusen ruhlar
Atesi ufluyorum sessizliğine
Nefesin kulumdur benim
Opusunu katıyorum ki
Dokunmak hatıra kalsın
Belleği kirik bu tene
Belki her temas kendi kendini yaşatır
Belki kendi kendine yaşatır bu sevinçi
Dinle
Sana dokunmak
Gelecegi yokluktan kurtarir
Ve belki dokunmaktır bizim adimiz
Bir gece soyunsak suskunluğumuzda
Doğumumuz olurdu senin tenin
kırık
Sürekli dolan bir bardak gibisin, tüm bu taşkınlığın ; zihinsel engellerinin çözülememesinden, ulaşılmaz mevcudiyetinden ya da gercek üstü hayallerinin bu dunyanin kanunlarına aykırı olmasından. Ve görüyorum ki, yoruluyorsun, çünkü tek basina olduğunu unutmuş gibi savaşıyorsun, millerce ötende yaprak düşse ona bile sahip çıkmak istiyorsun, her konuda ciddisin ama beceriksizsin. Yürüyen bir ordu gibi tum kentte dolaşsan bile gunun sonunda teksin ve biraz daha birikmiş. Delilik adi altında, kuru palavralara sahip cikiyorsun, normal olmadigini iddia ediyorsun ama normali diliyorsun. Sevginin kusurlu oldugunu bağırıyorsun ama sevmeyi arzuluyorsun, başıbozuk tutkularını dile getiriyorsun ama harekete geçmiyorsun. Yalnız degilsin, bu seçim senin. Bu kırılma sana ait, sınırların çizili sanıyorsun ama insiyatif aldığında onlara zarar veriyorsun, kayboluyorsun yollari suçluyorsun. Her şeye öfkelisin ama keyfinden ödün vermiyorsun, eksiliyorsun ama çoğalmak zannediyorsun.
Baskı
Sevme arzusu bastirilmis kadinlarda ortaya cikan ilk arzu memnun etme cabasidir. Temelleri erkekler tarafindan kurulmus tum ortodoks toplumlar da, kadinsi erdem adi altinda erkek icatlari yuzunden cok fazla kadin, 3 yasindan itibaren kirilmaya basliyor. Nasil zarar gordukleri anlamadan, onlari baskalastiriyoruz. Size ait olmayan cok fazla seye sahipsiniz.
Salt haz
Savaşmamız gerekiyordu, hic şüphesiz bunun doğru olduguna inanmistik. birinin digerinin nefesini kesene kadar bogazini sıkıp, sonra en dayanılmaz anda yavasca parmaklarini gevşetip, yüzüne yaklaşıp, ona bunun anlamsız oldugunu anlatan bir bakis atması gerekiyordu. Çunku sevgi, saflıktan doğmadı, aslında tum bu savaş ve anlamsız bakışmalar bunu gercek kılıyordu ve ortada sürekli devam eden bir gercek oldugunda, bu bir duyguya degil, bu her seye sahip olmaktı, bu salt bir hazdi.
Yabancılaşma
Senin ve benim tum bu yabancılaşma sancılarımız, aslında belli bir ortamdan kopup kendimizi farklı bir soyutlukta ifade edebilme cabamızdı. Nefes alıp veren, kırılmaya musait, trajik bir ortamdi. Bizi yaşanılabilir olmaktan iten ve zamanı parmaklarında tutamamanı saglayan şey bu, zorunlu yabancılaşma, iste tum nefretimiz buna. Hepsi, tum bu yalana.
karmaşa
Sevmek icin bir nedene ihtiyacınız oldugunda aslında ayni sebeple ondan kurtulmak icinde bir neden aradiginizin göstergesidir, çunku zayıflık bedenin kabul edemediği bir durumdur, ve sevmek icin bir nedene degil, sadece guclu bir kalbe ihtiyaç vardır.
ego
Varligin ilkesi kendi ustun egosunu korumaktır, bunu hangi koşulda yaptiginin bir onemi yok, tum mesele bundan ibaret, bunu korurken var ettigimiz, içi egoyla doldurulmuş tum degerler gibi.
Benlik
Sadece kendi benliğinin bir parçasi degilsin, etrafında dokunduğun tum her şey senin bir parcan, sıktığın parfüm, giydiğin ayakkabı, okuduğun kitap, seçtiğin bir insan… tum bunlar sensin. Sadece birine aitmiş gibi olman seni kısıtlanabilir, kontrol edilebilir ve zamanla sahibi oldugun seylerden eksik kalabilir. sen her seysin, yalnızca bir tek o degilsin.
cevap
insan sadece bir kelime olsaydi, bu “ben” olurdu.
Direniş 1
Yazmak sadece bir iletişim aracı degil , direnmek benim için. Evet, belki hakli olan yok ama başka türlü de anlatılmazdı bu içinde olduğum şey. Sadece belli bir hacmi olan bedene sahibim. Onun duygu değişimleri, etrafında yarattığı kaosla ilgilenmiyorum, ya da kazanç elde etmek için küçük uğraşları, bunlar benim istediğim şeyler değil, kısa bir duraksama sadece, keyfi bir senaryo anlıyacağın. İstediğim an değişebilirim, farklı bir bedenin içine büzülüp orda yaşabilirim, pek ala bugün şimdi ispanya kralı ölse, yarın kendimi kral ilan edebilirim. Delilik gibi görünsede buna kim engel olabilir, istediğim her şeyi olabildiğim bir dünya bu. Küçük bir çocuk, istersem bir yazar yada bir politikacı olup biraz gerilebilirim. Sahnenin kimde olduğunu umursamıyorum, umursadığım tek bir şey var, o da bu deliliğin içinde kendime ait bir kurgu yaratmak. Güzel bir senaryo ya ihtiyaçımız var hepimizin, bunu mutlak duyumsuyoruz hepimiz. Kimse istemediği şeklin içine giremez eğer bir çıkarı olmasa. Ve herkes gibi benim de ihtiyaçım olan şey biraz anlam bulabilmek. Ölmeyi yada mutsuz olmakla ilgilenmiyorum bunu yaparken, keyfimiz kaçmasın söylemlerinin de keza bir doluluğu yok hayatımda. Keyfim kaçsın istiyorum, yorulmak, en azından sonunu göremediğim bir toplulukta bir nebze olsun benim olan bir şeye ulaşıncaya kadar yürümek. Artık bir şeylerin etrafımda sadeleşmesine ihtiyaçım var, inanın sözcüklerin olmadığı bir dünya daha güzel olabilirdi. Her şeyin resimle anlatıldığını düşünüyorum. Çıkan hengameyi hayal edebiliyor musun, sinestezi algısına sahip olan biri her gün böyle bir dünyada yaşıyor. Renkleri kokluyor, duyguları, anlatamadığımız şeylerin hepsini görebiliyorsun. Peki bu algı bir lütuf mu yoksa hastalık mı, yaşamda böyle bence, kaldıramadığın bir bilginin altına girdiğinde boğuluyorsun onları nasıl kontrol altına alacağını bilemezsen eğer, bu bir bakıma kendi ateşini yaratmak gibi. Onu da dinginleştirmenin tek bir yolu var , yazmak yahut nefes alıp vermek gibi kolay ve anlaşılabilir olan senin kendi eylemin. Bu eylemlerin bir ismi olmak bile zorunda değil, sadece içinde olduğun sürece kendi yarattığın döngünün bulantısını hissediyor ve ona yaklaşmak geliyorsa içinden, kuşkusuz arınmaya başlıyorsundur. Ve her gün biraz daha eksildiğini farketmeye başladığında asla durma çünkü Ulus Baker ‘in dediği gibi “Dubita, ergo cogito, ergo sum, ergo ego sum res cogitans” yani ” Kuşku duyuyorum, o hâlde düşünüyorum, demek ki varım, öyleyse ben düşünen bir “şey”im”… ve ben de ekliyorum, ” öyleyse ben düşünen ve eksilen bir ”şey”im ”
Kılgı
Hangi zaman diliminde yaşarsam yaşayım, dönüp dolaşım kendime dönüyorum. Oynadığım en büyük oyunlar bile günün sonunda itabarını yitiriyor yahut itibarsızlaştırılıyor. Hiç unutmam bir gün boyunca bir papatyayı oynamıştım, ne yorucu bir roldü. Çocukluğumun eski odalarındaki naftalin kokusu gibi kırgın, deniz aşırı ülkelerden gelen gemilerin çığlıkları kadar görkemli, bir kedinin gözlerinde gördüğüm ıssız bir gece kadar derin, bir kitap gibi büyüleyici, toprağın yağmurla sevişmesi gibi diri, ansızın gelen gitme fikri gibi belirsiz. Bir papatya için modern dünyada olmayan bir şeydi bu, nerde nasıl olduğundan ziyade bir olma haliydi. Anlamların ve ifadelerin ne denli çok olduğu bir çevrede bir çiçeğin esrarengiz hikayesini kimse dinlemezdi, bu böyledi hep ve böyle devam edicek. Realist olmak ne kadar gerekliyse biraz da hayalperestliğe ihtiyaçımız var aslında. Toplumun köklerine inmek istemiyorum ya da onların kendi alanlarının nasıl çakıştığı hakkında yorumlar da yapmak istemiyorum bu yazıda. Bir taahütüm yok kimseye karşı, kaç yaşındaysam o yaştayım, ne düşünüyorsam ordayım. Var olmanın sınırları yok, nasıl bir düşüncenin sonu yoksa bu da böyle bir şey. Sadece sürekli kendini yineleyen, bir meledrom gibi kulağında hissettiğinde, evet bu oydu işte dediğin andı papatya oluşun.
Varlık Sorunları 1
Yıllarca normal olanı düşündüm, bir tohumun yavaşça filizlenip çiçek açması gibi ya da mevsimlerinin sırasını şaşırmadan olağan bir şekilde ısrarla devam etmesi gibi, bildiğim tüm normal olan şeyleri düşünüp durdum. Neydi normal olan, olağan bir akışı olan ve zamanla ondan sapmadan düzenli bir şekilde devam eden şeyler değil miydi, herhalde şeftali tohumundan kiraz çıkmasını kimse beklemez ya da yaz ayında kar yağmasını. Belki de aramızda bazıları bekliyordur, bir pusuya yatmış normal olanın düzensizleşmesini bekliyordur. Emin olun bunu isteyerek yapmıyor çünkü onun da haklı sebepleri var, kendini temize çekmek için. Neden mi, çok fazla ayırıyoruz, onu bunu şunu demeden hepsini ayırıyoruz. Nerde eksik bir şey görsek, önce biraz şaşırıp sonra onu da bir köşeye koyuyoruz, biraz eğleniyoruz sonra sıkılıp atıyoruz. Peki bunca şey normal mi, öncesinde insan nedir diye sormak istiyorum, çok fazla sorulan her sorulduğunda hep bir öncekinden farklı yanıtlar aldığın bu soruyu tekrardan soruyorum. Eğer aklından bununla ilgili bir tanım geçiyorsa, dur, lütfen düşünme, sıfat olarak gelişmiş bir canlıyı tanımlayan bir kelimeden başka bir şey değil, çünkü düzenli değil, olağan değil, tutarlı değil, benzer değil, aykırı değil, öğrendiğin hiç bir kelime değil, bu organizmayı tanımlamak için. Peki soruyorum size, nasıl bir normal olan tanımın altında toplayabiliyorsunuz bizi, eğer duyguları en uçlarda yaşıyorsam ben bipolar değilim sadece canlıyım, eğer yalnızlığı seviyorsam ben asosyal değilim sadece canlıyım, eğer hemcinsimden hoşlanıyorsam eşcinsel değilim sadece bir canlıyım, fazla düşünüp daha verimli şeyler yapmak istiyorsam ben entelektüel değilim sadece ve sadece canlıyım. Bizler sadece birer canlıyız. Daha gelişmiş bir bilinçe sahip olman seni üstün yapmaz, seni daha ahmak yapar ve sen de daha iyi bir ahmak olmak için mücadele edersin. Ayırmaya başlarsın ilk yaptığın gibi, doğumundan ölümüne kadar ayırmaya başlarsın. Sıkılmadan, yılmadan, sürekli ayırırsın. Bu normal, bu değil, şöyle böyle… Kimse hiçbir şeyin ölçütünü belirleyemez, hele ki biz ahmaklar için bu fazlasıyla ahmakça. Sen yaşayan bir canlısın, bilmediğin bir normalin tanımını, yaşayan ve bir bilinci olan canlıya karşı asla kullanma…
Zeigarnik Etkisi
Yarım kalmış/tamamlanmamış tüm olaylar, eylemler, fısıltılar, söylemler, yalanlar, düşler gibi senin olduğunu düşünüp, seni var eden ve olmayan arasındaki her çizgi eğer yarım bırakılıyorsa, hayatının bir köşesinde senin olmayı bekliyorsa, birinin onu tamamlama fikriyle hareketlerin bükülüyorsa, zamanı olmadığı gibi geçmesini dileyip içinde bir çocuk büyütüyorsan, darılma sakın, küsme sahip olamadığın için, tedirgin olma birden belirmesinden, korkma asla senin olandan çünkü bir dipsin sen, sahip olmadığın bir rol yok bu yerkürede, her şekilsin sen: hacmi olmayan, kırılmayan bir objesin sen, keşfedilmeyen. Zamana bak, yaşama bak, hangi soru diye düşünme, doğru olanı bul. Bir canlı olarak, oynaya bildiğin en görkemli oyununu oyna ve rol senin olsun.
Bulantı 2
İşin doğasında kaçış yoktur. Tüm planların ve cesaretin yeterli olmaz. Onunla er yada geç yüzleşmek zorundasın.
Var olmak, adil olmayan seçeneklere rağmen hayatta kalmaktır.
Korku
Yarım kalmış bir hikaye yoktur, yarım bırakılmış yaşam vardır. Emektar bir çizginin aynı doğru üzerinde bir cisme çarpmasıyla oluşan sanrıya da bizler yarım kalmış deriz, halbuki sadece hareketli bir nokta ve hareketsiz bir noktanın çarpışmasıdır bu, yarım kalan sadece düşüncenin ilerlemekten korkmasıdır.
Aykırı
– İnsan öldüğünde her şeyin bittiğine mi inanırsın, pek ala öyle gözükmüyor. Bu hayransı gözlemleriniz, bambaşka bir şey bu, bu yaşadığın şey yıllardır deneyimlediğin bir durum, bir anlık duygu patlaması değil, başka bir şey ve içinizde büyüttüğünüz bu dünyayı kötü bir alışkanlık haline getirmişsiniz, yasaklamalar üst üste binince azdırmış bu alışkanlığınızı.
– Şöyle açıklayayım, yaşadığımız şeyler bir deneyim halinden çıktıktan sonra devinim haline giriyor. Pek ala bu durum bir noktadan sonra durma dediğimiz şeyin başlangıçı oluyor. Öyle ki, devasa bir boşluk düşün ve etrafında o ağır baskıya kimsenin dayanamadığını, bu boşluğun benim olmaktan çıktığını ve bu şeyin benle aramızdaki her şeyin içine yavaş yavaş nüfuz ettiğini. Kimsenin yaklaşmak için adım dahil atamadığı, yörüngesiz, adeta uzayda savrulan bir taşın bir anda üzerine düşmesi gibi. Savunmasız, korunaksız bir durum. Bunları kötü bir alışkanlık olarak ele almak ne kadar doğrudur bilemem ama bu alışkanlığımı zincirleme devam ettirecek tek bir kuşku yeter. Bir tanesi bile, içimde gizli kalmış bu itilişe sebep olabilir. Ne tuhaf dimi, söylenmiş sözleri, bir duraksama anı gibi karşılıklı savaştırabilsekte, içimizdeki duyguyu anımsayamıyoruz. Onlara isimler takamıyoruz, beceremiyoruz. Aslında biz ikimiz anlaşamadığımız için değil, sadece bu anlara eşlik eden ve içimizde parıldayan o hisleri dökemediğimizden bu kadar beceriksiz ve durağanız. Bunca karma karışık kelimelerle benim sana anlatmamı yahut hangi mananın ne kadar değerli olduğunu söylememi istiyorsun, ama dedim ya beceriksiz olan bizler değiliz sadece yeteneğimiz bu. Hem oldu da, bir serzeniş anında döktüm her şeyi dikkatle peki sonra, tam anlamıyla ne kadar ilerleyebiliriz ki. Evet şimdi bu adam yine ne saçmalıyor tavrı takındığını burdan görebiliyorum. Beni anlamadığını, bunun için çabalasanda aslında hep ordan bana bakan iki çift göz olarak kaldığını görebiliyorum. Üzerine giydiğin gömleklerin seni ne kadar boğduğunu ve onun içinde cebelleştiğini, bir sonraki cümleni kafanda hazırlarken ki o şaşalı tavrı takınmanı hissedebiliyorum. çünkü biliyorum, sana öğretilenler, yaşamış olduğun tüm deneyimler, koca koca okuduğun kitaplar, içerde bir yerde seni gizli kalmış büyük adam rolüne zorluyor. Bunu ne kadar mütevazi tavrınla örtsende, aslında bu senin gerçeğin. Hepimizin gerçeği, öğrendiğin her şeyi şu anda tam burada üzerime kusmak istediğini bilmediğimimi zannediyorsun, biliyorum ve evet işte bu sensin, ne kadar soyutlamış gibi dursanda aslında bir şekilde burda olmak istiyorsun. Evet, ben de burdayım diye bağırmak istiyorsun. O üzerinde oturduğun koltukta bir desen olmaktan ziyade yaşam bulmak istiyorsun. Şu an bunları, duyumsuyorum. Bak hatta sana söylerken bunları uygun kelimeler seçerken yorulmuyorum. çünkü ben de gizli bir büyük adam rolü oynuyorum şu anda belki de. Gizli gizli yanına sokulup, seni bu boşluğa çekmeye çalışıyorum belki ve şüphe duyuyorsun farkındayım ve ilk kuşkundan, şu an da hissettiğin gibi hepsinin bir amaçı var, seni bildiğin yoldan saptırmak. Bildiğin tüm manalardaki özgürlük kelimesini kaldırıp, yerine sahip olduğun saptırılmamış bir ¨sen¨ koymak. Bedenin dağılıp gittiğinde, bunun sana verilen en büyük ödül olduğunu bilecek kadar bilinçli olmak. Çünkü eksik ve tamamlanmamış tüm ideolojiler, tüm düşünceler, inançlar ve tüm benliğin seni bilmek istemediğin bir yere sürüklüyor, kuşkuların aslında seni memnun etmek için kafanda planlandığın bir olguya dönüşüyor. Ne arzuladığını unutmak üzeresin, 1 saniye sonra biraz daha bedenen yaşlanmış olarak oturcaksın karşımda ve hala bir şeylerin eksikliğini hissedebiliceğin 1 saniyen artık olmayacak. Bu yüzden aykırı olmak zorundasın, sistematik bir düşünce sistemine ayak uydurma, içinden geliyorsa yeni kelimeler üret. Evinin bodrumana güneş almıyor diye pencere yapmaktan çekinme, sen sıkışırsan, her şey düğümlenir.
Mutluluk Kazası
– Bir akşam dönencesinden açıyorum perdeyi, az önce bir yıldızın düşmüşlüğüne şahit oldum, sen hala tutunmaktan mı bahsediyorsun, saçmalama. Yok öyle bir şey.
– Zaten anca bu kadar kötü bir girişte size yakışırdı,
-İyi olanı, güzel olanı, az cümleleri, bir tasvirin içinde yatan güzel bir düşü, eğer bunlardan bahsediyorsan, çiçek böcekle daha çok vakit geçir. Yakışmıyor bunlar sana.
-Bize yakışan ne?
-Evet. Evet. güzel bir soru, biraz daha zorlarsan bütün gecemi senin için mahvedebilirim. bu arada, zencefilli çay ister misin, baş dönmesine iyi gelir. Belli bir noktadan sonrasını hissetmeyebilirsin çünkü. Sabit durmuyoruz, sürekli bir hareket içindeyiz farkındamısın, şuna bir bakar mısın, kolumun eksenler üzerinde bıraktığı çizgilere, nasıl bir melodram sence bunlar. Boşluğun içindeki bir yanılsamayı andırmıyor mu sence. Özellikle düşünceler, onları zapt etmek mümkün mü, en kocaman yanılsamalarımız onlar bizim. Doğumdan itibaren budak budak yeşillenen, içlerine kocaman şehirleri hatta bir evreni sığdıra bildiğimiz, ne kadar kelime biliyorsan o kadar yaşadığın bir düzeni, her gün taşımak. Bunun gerçekliğinin farkındamısın. İçindeki sınırların civamsı yoğunluğunun katmerliğini hissedebiliyor musun? Üst üste binmiş gibi, soluk borunun üzerindeki o muazzam baskıyı peki, nefes alışverişlerinin tüm vücudunu rüzgarın renklerine boğduğu anları. Bunca şeyi, bunca çok şeyi neden hiç yaşadığını düşündün mü, neyi anlatıyor bize. Bir notanın içinden, bir fırça darbesine, sürekli kendini bölen bir sayıyı, nerdeysem orası gibi kokan toprak, bir tohumun özverili ilerleyişi, denizin sinirli öfkeli çığlıkları, sürekli sürekli bunlar neyi anlatıyor ve neden hepsi üzerimde. Hangi kelimeyi bilsem biraz daha küskünüm, daha uzaktayım ve artık sondayım, en sonun içinde bir yerde, bir şey buldum. Biraz daha, biraz daha kasvetli, dipsiz bucaksız bir şeyin içinde herkesten uzakta, bir köşede, hani hep o hayali kurduğum bir şey var ya, ölüm. İşte bir mutluluk kazası o, mutluluk kazası. Bize yakışan en güzel şey.
Boş olmayan biblolar
İçi olmayan bir şeye boş diyebiliriz miyiz, düşündü, etrafına baktı, odaya, sehpaya, üzerindeki tozlara baktı, kırılına kadar baktı ve şöyle dedi, eğer bir fikir o an da ona yapışıyorsa artık o şeyin bir hacmi vardır, o saatten sonra kimse onun orda olmadığını yadsıyamaz.
Pasif Eylem
İhtiyaçın olduğu kadar tamamlanırsın, nerde olduğuna ihtiyaçın olduğunda karar verirsin, tüm bu meseleler onların sana verdiği haz değildir sadece bir takım gereklilik gibidir. Susadığın için su içmezsin, seni yaşattığı için içersin. Altında daha derin bir anlam varsa eğer fikir senin olmaktan çıkar çoğu zaman, sadece ona eşlik eden bilinçlerden ibaret oluruz